Sayfalar

28 Temmuz 2016 Perşembe

BİR COTE d'AZUR MACERASI

Yine muhteşem bir tatilin ardından ayağımın tozuyla oturdum bilgisayarımın başına. Bu sefer sizi Fransız Rivierasına yani Cote d’Azur’a davet ediyorum. Ne yalan söyleyelim daha birkaç ay önce Paris’in altını üstüne getirdiğimizden gündemimizde Fransa ile ilgili herhangi bir destinasyon bulunmamaktaydı. Taa ki milli takımımız Euro 2016’ya katılmaya hak kazanıncaya kadar. Bir de üstüne turnuva tarihleri evlilik yıldönümümüzle çakışınca ortaya maç heyecanından romantizme, deniz tatilinden küçük ve sevimli köy-kasabaların keşfine kadar, alakalı alakasız herşeyi barındıran muazzam bir tatil çıktı. 

Kalbimizi Cote d'Azur'da bıraktık adeta

Dediğim gibi milli takımın Euro 2016’ya katıldığı kesinleşir kesinleşmez hemen uçak biletlerine bakmaya başladık. Biletin ucuza gelebilmesi için erken almamız gerekiyordu ancak şöyle bir sorunumuz vardı; milli takımın Fransa’nın hangi şehrinde hangi tarihlerde maç yapacağı henüz belli olmamıştı. Ancak biz henüz tarih ve şehir belli olmasa da Paris’e yaklaşık 30 euro gibi inanılmaz bir fiyattan bilet bulmuşken kaçırmayıp hemen aldık. Sonrasında maç hangi şehirdeyse oraya geçeriz diye düşündük. Bizim orada olduğumuz tarihlerde Nice’de Türkiye-İspanya maçı olacağını öğrenip hemen dönüş biletini de Nice’den aldık. Böylece hem Paris’te 2 gün boyunca geçen sefer eksik kalan şeyleri tamamlayacaktık hem de iyi bir planlamayla dillere destan Provence-Cote d’Azur bölgesini baştan başa gezme fırsatı bulacaktık. 
İşte bu düşüncelerle Paris’e gitmek üzere yola koyulduk. Daha önceki yazılarımda Paris’te gezilmesi gereken yerleri, havaalanı ve şehiriçi ulaşımını yazmıştım, burayı tıklayarak Paris yazımı okuyabilirsiniz. Bu yazımda ben sizlere daha çok Güney Fransa’dan bahsetmek istiyorum.

Bu sefer gidiş amacımız farklı. Elimizde bayraklar, üstümüzde formalarla düştük yollara…

Havaalanına iner inmez Euro 2016’yı iliklerinize kadar hissediyorsunuz. 

Türkiye’den bu bölgede Marsilya ve Nice’e direkt uçuşlar mevcut. Ancak biz Paris’ten güneye hızlı trenle geçmeyi tercih ettik. Bizdeki devlet demiryollarının Fransa’daki karşılığı SNCF’dir. Yani tren bileti alırken burasıyla muhatap olacaksınız. Paris’te havaalanlarında ve daha bir çok merkezi istasyon ve noktada SNCF ofisleri bulunuyor, buralardan biletlerinizi alabilirsiniz. Yine burayı tıklayarak internet sitesi üzerinden de bilet alabilirsiniz. İnternetten bilet almanın birkaç avantajı var. Birincisi ve en önemlisi tren biletini ne kadar erken alırsanız o kadar ucuz oluyor. Örnek vermek gerekirse Paris’ten Aix en Provence’ye 3-4 ay önce kişi başı 38 euro olan bileti son hafta içimiz kan ağlayarak kişi başı 104 euroya aldık. Bu yüzden eğer trenle gidecekseniz ne yapıp edip biletinizi erken almaya çalışın, çünkü tren bileti zaman geçtikçe pahalanıyor. İkincisi, satış ofisindeki görevlinin söylediğine göre internetteki fiyatlar bazen satış ofisinden daha ucuz olabiliyormuş. Gerçekten de ofiste internette gördüğümüz fiyattan daha fazlasını ödedik. Üçüncüsü ise internet üzerinden bilet alan yolculara AVİS gibi firmalar ekstra indirim yapıyorlar. Eğer gittiğiniz yerde araç kiralayacaksanız bu indirimden faydalanabilirsiniz. Ancak gelin görün ki gitmeden önce çok uğraşmamıza rağmen internet üzerinden bir türlü bilet alamadık. Sanırım bizim gittiğimiz dönemde SNCF’nin internet sitesinde bir problem vardı ve ne yapsak da bilet alınmıyordu. Dolayısıyla biz de biletimizi CDG havaalanındaki ofisten almak zorunda kaldık ve az önce bahsettiğim gibi 104 euro ödedik. Daha birkaç ay önce 38 euro olan bilete (biraz bizim tembelliğimizden biraz da talihsizliğimizden) 104 euro ödeyince tabii insan biraz ağlamaklı oluyor ama ne yapalım, moral bozmak yok Cote d’Azur bizi bekler. 

SNCF için Fransa'nın devlet demiryolları diyebiliriz.

SNCF’nin Fransa’da dillere destan bir dakikliği var. Bizim biletimiz de 07.19’daydı ve tren tam da 07.19’da kalktı. Dememiz o ki trene giderken gevşek davranmayın yoksa kaçırırsınız. 

Gare de Lyon’dan trenimize bindik. 2. sınıf vagonlarda seyahat etmemize rağmen tren gayet konforluydu. Ancak dikkatimi çeken şey şu oldu, ne gara girerken ne de trene binerken hiçbir güvenlik noktasından geçmedik. Güvenlik noktasını bırakın trene binerken hatta trenin içinde bile bilet kontrolü yapılmadı. 

Yol boyunca yemyeşil dağlardan ovalardan geçtik, Fransa’nın doğası gerçekten de çok güzel.

Yurtdışında ilk kez tren yolcuğu yapan biri olarak hızlı trene hayran kalıp keşke ülkemizde olsa da şu havaalanı ve uçak işkencesini yaşamasak diye içimden geçirdim. Paris-Aix en Provence arasını yani 760 km mesafeyi yaklaşık 3-3,5 saatte geldik. 

Côte d'Azur haritası

Fransız Rivierası olarak da bilinen Cote d’Azur, Fransa’nın güneyinde Marsiya’dan Menton’a kadar olan 200 km lik sahil şerididir. İsmini Stephan Liegeard’ın 1887 yılında yayınladığı “La Cote d’Azur”  kitabından alıyor. Pop yıldızlarından Hollywood ünlülerine kadar bir çok popüler isim tatil için bu bölgeyi tercih ettiğinden Rivieranın ismini son dönemlerde sık sık duyuyoruz. Gerçekten de yeşilin her tonunu barındıran bir doğası ve muhteşem güzellikte kıyıları var. Bunlara bir de korunmuş bir tarihi doku ve mimari eklenince ortaya gezmelere görmelere doyamayacağınız görüntüler çıkıyor. Tabii misafirleri bu kadar ünlü ve zengin olunca ister istemez Cote d’Azur da pahalı bir destinasyon haline gelmiş oluyor. 

Cote d’Azur “Mavi Kıyılar” anlamına geliyor. 


Bandol

Biz Cote d’Azur için 4 günümüzü ayırdık. Eğer amaç deniz tatili yapmak değil de belli başlı yerleri gezmekse 4 yada 5 gün yeterli bir süre. Ancak beraberinde kendinizi Cote d’Azur’un masmavi sularına atıp güzelim kumsallarında dinlenmek istiyorsanız tatilinizi biraz daha uzatmalısınız. Yine bu bölgeyi gezmenin en ideal yolu araba kiralamak. Her yer birbirine oldukça yakın mesafede ve araba bu konuda insana inanılmaz esneklik sağlıyor. Ama yine de araba kiralamak istemiyorum diyorsanız o da mümkün, ulaşım için otobüs veya tren de kullanabilirsiniz. Ulaşım için www.lignesdazur.com adresini inceleyip, gezi planınızı şekillendirebilirsiniz.

1.GÜN (GORDES-LOURMARİN-AİX EN PROVENCE-MARSİLYA)

Trenden Aix en Provence’de iner inmez hemen internet üzerinden kiralamış olduğumuz arabamızı almak üzere AVİS’in ofisine doğru yol aldık. Burada araba kiralama şirketleri toplu olarak ayrı bir yerde bulunuyor, garın dışına çıkıp azıcık yürüyorsunuz yani. Arabamızı gelmeden internet üzerinden kiralamıştık. Arabamız Peugeot 2008 model navigasyonu olan bir arabaydı. 4 gün için araba+navigasyonu 950 TL’ye kiraladık. (Aslında biz arabayı Aix en Provence’den alıp Nice havalimanında teslim edeceğimiz için daha pahalıya geldi. Aynı yerden alıp aynı yere teslim ederseniz daha hesaplı oluyor.) 109 euro da full sigorta için verdik. (isterseniz bunu daha ucuz da tutabiliyorsunuz ancak biz herşey dahil olanını seçtik) Diğer firmalar nasıl bilmiyorum ama Avis’ten araba kiralarken kredi kartınızdan 214 euro çekim yapıyorlar, sonra arabayı teslim ettiğinizde bu parayı tekrar karta iade ediyorlar. Ayrıca da arabayı full benzinle alıp full benzinle iade etmeniz gerekiyor. 

Aix en Provence'de araba kiralama şirketlerinin hepsi tren garının dışında ayrı bir binada bulunuyor.

Fransa'daki arabamız

Eveeet bu kadar tantanadan sonra artık rahat rahat gezmeye başlayabiliriz. Ama öncesinde büyük bir market bulup arabayı atıştırmalık şeyler ve bolca suyla dolduralım dedik. Bunun için de Fransa’nın her yerinde mantar misali çoğalmış olan Carrefour’lardan birine attık kendimizi. Eğer araba kiralayacaksanız büyük marketlerden birşeyler alıp arabaya doldurmanızı tavsiye ederiz. Hem kafanız rahat olur(çünkü yol boyunca her yerde market olmayabiliyor) hem de daha ucuza denk gelir. 

Fransa’da Carrefour bankadan benzinliğe kadar her alanda mevcut.

Provence denince akla hemen lavanta tarlaları gelir. Biz de gelmeden önce hep bu lavanta tarlalarının hayalini kurmuştuk. Bu konuda şanslıydık da çünkü edindiğimiz bilgilere göre lavantalar haziran-ağustos ayları arasında çiçek açıyormuş. Haziran’ın tam ortasında gitmemize rağmen hala çiçek açmayan tarlalar vardı. Lavanta tarlalarını görmek için özellikle bir köye ya da bölgeye gitmedik. Zaten burayı gezerken bir sürü irili ufaklı köy-kasaba ve yol boyunca da bir çok lavanta tarlası göreceksiniz. 

Lavanta tarlalarını görünce arabanın camlarını açmayı unutmayın. Bırakın o muhteşem koku ciğerlerinize dolsun.

İlk durağımız resimlerini internetten bol bol göreceğiniz Abbaye Notre-Dame de Sénanque. Burası tarihi Gordes köyüne yaklaşık 10-15 dk uzaklıkta. Bol virajlı daracık ama bir o kadar da muhteşem manzaralı bir yolculuktan sonra lavanta tarlaları ile ünlü bu manastıra ulaşıyorsunuz. Buranın insana verdiği en önemli his huzur. Buranın manzarası karşısında insan sonsuz bir huzur duyuyor. İsterseniz girip manastırı da gezebilirsiniz, girişi 7,5 euro. Bu arada girişte bir çok yere şortla askılıyla içeriyi gezemezsiniz yazılı levhalar var. Eğer içine girecekseniz biraz usturuplu giymekte fayda var :))

Abbaye Notre-Dame de Sénanque

Maalesef manastırın önündeki o güzelim lavantalar henüz açmamıştı :((

Manastırda huzur dolu dakikalar yaşadıktan sonra rotamızı ünlü Gordes köyüne çevirdik. Yol boyunca göreceğiniz Gordes ve benzeri bir çok köy size Fransa’nın tarihini ve doğasını ne kadar güzel muhafaza ettiğini gösterecek. Herşey o kadar güzel ve huzur dolu ki kendinizi bir tabloda gibi hissediyorsunuz, hayran kalıyorsunuz. Tabii Gordes’in sinemaseverler için ayrı bir yeri var. Russel Crowe’nin “a good year” isimli filmi buralarda çekilmiş. Gordes’in güzelim sokaklarında dolaştıktan sonra Gordes’i ve Luberon Vadisi’ni izleyebileceğiniz seyir teraslarından birinde durup manzarayı resmetmeyi unutmayın sakın. Bu arada gezdiğimiz yerlerin hiç birinde park sorunu yaşamadık, hemen her yerde park yeri mevcut. Çoğunun da ilk 15 dk sı ücretsiz. 

Gordes ve Luberon Vadisi

Russel Crowe'lu "a good year" Gordes'te çekilmiş.

A good year'ın çekildiği Château la Canorgue yol üzerinde, isterseniz gidip görebilirsiniz.


Yol üzerindeki her köy gezilmeyi hak ediyor. Bonnieux’den bir manzara. 


Bir diğer durağımız ise ünlü fransız yazar Albert Camus’un mezarının da bulunduğu yaklaşık 1000 yıllık bir yerleşim merkezi olan Lourmarin. Gezdiğimiz her köy birbirine benzemesine rağmen nedendir bilmem ben Lourmarin’i daha da bir sevdim, o anki ruh halimle ilgili sanırım :p Bu güzel köyün en meşhur yeri ise girişindeki Château de Lourmarin. Aslında bu bölgede karşınıza girip gezebileceğiniz, şarap düşkünü biriyseniz şaraplarını tadabileceğiniz buna benzer chateaular sık sık çıkacak. Château de Lourmarin de bunlardan biri işte. İster bizim gibi sadece bahçesinde bir tur atıp fotoğrafınızı çeker, biraz da soluklanıp çıkarsınız, isterseniz de 10 euro ödeyerek içini gezip şarabını tadarsınız. Tercih sizin. 


Chateau de Lourmarin


Chateau de Lourmarin'in arkasında harika bir bahçesi var.


Chateau de Lourmarin


Chateau de Lourmarin


Chateau de Lourmarin


Arabamıza atlayıp yeşilin her tonuyla bezenmiş yolları geçerek Aix en Provence’ye doğru yol alıyoruz.

Evet, güzelim köyleri, kasabaları, üzüm bağlarını hayran hayran gezdikten sonra Aix en Provence’ye geçtik. Burası minicik bir yer olmasına rağmen 4 üniversite bulunduruyor. Yurtdışından dil öğrenmek için gelenler de daha çok bu şehri tercih ediyorlar, tam bir öğrenci şehri yani. Hani bazı şehirlerle özdeşleşmiş insanlar vardır ya işte Aix en Provence ile bütünleşmiş olan isim ise ünlü ressam Cézanne. Zaman kısıtlılığından dolayı biz gidememiş olsak da ilginizi çekiyorsa Cézanne’nin resimlerini yaptığı atölye olan Ateiler Cézanne’yi ziyaret edebilirsiniz. Arabamızı park ettikten sonra bizi ilk karşılayan Aix en Provence’nin en meşhur ve en büyük çeşmesi La Rotonde oluyor. Bu çeşme aynı zamanda bulunduğu meydana da ismini veriyor. Ama La Rotonde bu şehirde gördüğünüz ne ilk ne son çeşme. Aix en Provence çeşmeler şehri olarak biliniyor, 200 üzerinde çeşme var bu küçük şehirde. Gerçekten de neredeyse adım başı çeşme bulunuyor. 

Seyahatimizin bu noktasından itibaren bu parkmetrelerle sıkça muhatap olacağız. Park yerine girerken almış olduğunuz kartı bu makinelere okutup kaç dakika kaldıysanız ona göre bir fiyat öğreniyorsunuz ve ödemeyi yine bu makineye ister kredi kartıyla ister nakit olarak ödüyorsunuz. Çoğu park yerinin ilk 15 dk ücretsiz.

La Rotonde

La Rotonde meydanında kocaman bir Apple Store bulunuyor, Apple düşkünlerine duyurulur…

Aix en Provence’nin en ünlü caddesi ise Cours Mirabeau. Burası çeşmelerle ve kocaman ağaçlarla süslü geniş kaldırımların olduğu çok güzel bir cadde. Şehrin her yerine olduğu gibi bu caddede de birbirinden güzel eski binalar var. Yine caddenin her iki tarafında birbirinden güzel cafeler bulunuyor. Cadde boyunca gördüğünüz daracık ara sokaklara girip kaybolmanızı şiddetle tavsiye ediyoruz. 

Cours Mirabeau

Cours Mirabeau

Ara sokaklar karşınıza sürpriz mekanlar çıkarabilir..

Bu mekan 1792 yılından beri hizmet veren, zamanında Paul Cézanne, Emile Zola gibi ünlü isimleri ağırlamış olan Res Deux Garçons. Yalnız fiyatlar biraz pahalı haberiniz olsun.

Lavanta...

Yine lavanta...

Ve yine lavanta... Fransız kardeşlerimiz lavantayı akıllarına gelen her yerde kullanmışlar. Nereye başınızı çevirseniz değişik bir lavanta ürünü görüyorsunuz öyle ki artık lavantadan mideniz bulanır hale geliyor. Başta Provence’de olmak üzere Cote d’Azur’un hemen her yerinde lavantanın sabunundan dondurmasına kadar bir çok ürününü göreceksiniz. 

Aix en Provence’de hızlı bir tur attıktan sonra 25 km uzaklıkta bizi bekleyen  günün son durağı Marsilya’ya doğru yola çıktık. Evet biz de kabul ediyoruz ilk günün programı gerçekten de çok yoğundu. Ama az zamanda çok yer görmenin tek yolu da biraz hızlı hareket etmekti ne yapalım. Gelmeden önce internetten Marsilya hakkında okuduklarım çok iç açıcı değildi açıkçası. Marsilya Avrupa’nın en büyük limanı, Fransa’nın ise 2. büyük kenti. Afrika’ya yakın olmasından dolayı çok göç almış, ortaya da afrika-arap-fransız karması gibi bir şey çıkmış. Kısacası oldukça kozmopolit bir yer. Yine Marsilya Fransa’nın en yüksek suç oranlarına sahip şehri, gezerken dikkatli olmak lazım.

Fransa’da bazı otobanlar ücretli(bu garip şeyle ilk kez Marsilya'ya giderken karşılaştık), ancak gişelere geldiğinizde boşuna görevli aramayın. Arabayla yanaştığınızda huniye benzer tuhaf bir şey göreceksiniz. Buraya bozuk paraları atıp yolunuza devam ediyorsunuz. 

Marsilya, Eski Liman

Marsilya

Marsilya

Marsilya

Marsilya’ya akşam saat 17 gibi vardık. Ve şehre girer girmez anladım ki Marsilya hakkında söylenenler çok da haksız değilmiş. Dünyada birçok şehri görmeme ve yeryüzünün en karışık coğrafyası olan ortadoğuda yaşamama rağmen daha önce hiçbir şehirde kendimi bu kadar güvensiz bir ortamda hissetmemiştim. Bizim Marsilya’ya gittiğimiz saatlerde Euro 2016’da ev sahibi Fransa’nın maçı vardı, belki de herkes bir yerlerde maç izlediğinden dolayı sokaklarda bu kadar garip ve her an suç işlemeye hazır tipler çoğunluktaydı, bilemiyorum. Sokaklardaki insanların güvensizliğini bir tarafa bırakacak olursak ben şehir olarak da Marsilya’yı pek beğenmedim. Bir kere inanılmaz eski ve kirli bir şehir. Öyle çok gezilip görülecek önemli noktaları da yok. Sözün özü Marsilya benim için biraz hayal kırıklığıydı. Ancak yine de gidilmesi gereken yerlerden kısaca bahsedelim. 

Gördüğünüz gibi her yer kirli, pislik içinde. Sanki senin yaşadığın yerler çok mu temiz  diye içinizden geçirebilirsiniz. Ancak Fransa gibi bir ülkenin en önemli şehirlerinden biri olan Marsilya'yı birazcık daha temiz bekliyorduk açıkçası.

Saat 17.00 gibi gitmemize rağmen çoğu dükkan kapalı, sokaklar ise boş ve güvensizdi.

Marsilya’ya gider gitmez ilk durağınız Vieux Port yani Eski Liman olmalı. Burası ayrıca birazdan bahsedeceğim Marsilya Petit Train'in kalkış noktasına da oldukça yakın. Yine buradan 60 numaralı otobüse binerek Notre Damme de la Garde'ye ulaşabilirsiniz. 

Vieux Port, Eski Liman


Vieux Port, Eski Liman


Eski liman bölgesinde sahilin hemen kenarında bir dönme dolap var. İsterseniz binip Marsilya'ya tepeden bir bakış atabilirsiniz. 


Limanda dönme dolabın hemen yanında bulunan kilise ise Eglise Saint-Ferréol

Resimde arkamda gördüğünüz eni 22 m, uzunluğu ise 46 m olan, alt kısmı aynalı bir yapı var. Sonsuzluğu simgelemek amacıyla buraya yapılmış. Bunu görünce öyle çok da etkilendiğimi söyleyemem. Belki de Marsilya'yı beğenmediğimden her ayrıntısı gözüme batıyor olabilir, maalesef objektif olamıyorum :))

Aslına bakarsanız Marsilya'ya gelirken aklımızda Marsilya'nın turistik yerlerini gezdiren Petit Train'e binmek vardı. Az önce de bahsettiğim gibi Petit Train'in kalkış yeri Eski Liman bölgesine çok yakın, sahilden yürüyerek 5-10 dk. da ulaşabiliyorsunuz. Ancak gittiğimizde yerinde yeller estiğini gördük. Meğer Petit Train akşam 18.00'da kapanıyormuş. Birkaç dakikayla son treni kaçırmış olmanın hezimetini yaşıyoruz. Eğer saatinde yakalarsanız çok faydalı olacağına inandığım bir şey, tavsiye ederim. İki ayrı tren var, bunlar farklı bölgeleri gezdiriyorlar. Turlar yaklaşık 1 saat 15 dakika falan sürüyor. Fiyatları ise 7-8 euro civarında. Bazı noktalarda fotoğraf molası bile veriyorlar. Bu nimet bize nasip olmadı ancak düşünürseniz burayı tıklayarak inceleyebilirsiniz. 


Petit Train


Malum Fransa'nın her yerinde Notre Damme'li bir kilise var. Resimde arkadaki tepede gördüğünüz kilise de Marsilya'nın Notre Dammesi. Adı Notre Damme de la Garde. Buraya eski limandan kalkan 60 numaralı otobüslerle ulaşabilirsiniz. Yine Petit Train de buradan geçiyor. 


Marsilya'nın en önemli caddesi La Canebıére. Limana sırtınızı döndüğünüzde hemen karşınıza çıkan cadde. 


La Canebıére

Evet bu kadar yoğun bir günün ardından dinlenmeyi hak ediyoruz artık. Bu gezimizde kendimize merkezi bir nokta belirlemedik, her gece başka bir yerde konaklayıp bu şekilde ilerlemeyi daha uygun bulduk. İlk günkü otelimiz de Bandol'deki Hotel Restaurant Les Galets idi. Burası bir apart hotel, tek gece için 69 euro (227 TL) verdik. Bu fiyata kahvaltı dahil değildi. Eğer kahvaltı da isterseniz kişi başı 10 euro daha ödemeniz gerekiyor. Odanın manzarası gerçekten de çok güzeldi, zaten bir tek manzarası güzeldi. Hayatımda gördüğüm en kötü odalardan biriydi. Oda sadece zaruri ihtiyaçların giderilmesi mantığı üzerine kurulmuş, sıfır konfor ve sıfır hijyene sahipti. Her neyse çok da kötülemeyeyim, kısacası önermiyoruz. 


Odamızın manzarası güzeldi gerçekten de. 


Pılımızı pırtımızı toplayıp otelden ayrılıyoruz.

2. GÜN (TOULON-ST. TROPEZ-CANNES)

Ertesi gün dinlenmiş ve yenilenmiş olarak kaçar adımlarla sevimsiz odamızdan ayrılıyoruz. Marketten bir şeyler alıp Toulon'da şöyle denize nazır güzel bir kahvaltı yapma hayalleri içerisindeyiz. Bu nedenle yol üzerindeki Carrefourlardan birine atıyoruz kendimizi. Arabayı ıvır zıvırla doldurduktan sonra Toulon'a geçiyoruz. 


Toulon'da kahvaltı, manzaramız muhteşem.


Toulon


Sahilin hemen karşısındaki meydanda güzel bir pazar kurulmuştu. 


Toulon’da karnımızı doyurup kan şekerimizi yükselttikten sonra, basit bir balıkçı kasabasıyken günümüzde jet sosyetenin akın akın gittiği bir yer haline gelen meşhur St. Tropez’e doğru yola koyuluyoruz. St. Tropez yolu inanılmaz derecede dar, virajlı ama bir o kadar da güzel ve yemyeşil, bol oksijenli bir yol. 1956 yılında çekilen Brigitte Bardot’un “Ve Tanrı kadını yarattı” adlı filmi buranın daha da bir parlamasına neden olmuş. St. Tropez küçücük bir yer ancak metrekare başına düşen zengin hesaplaması yapılsa sonucun en yüksek çıkacağı yerlerden birisi olur  şüphesiz. Liman boyunca gezinirken yatların ezici güzelliğinden de bu durumu idrak edebiliyorsunuz. Gitmeden önce okuduğum bloglarda her an bir ünlü karşınıza çıkabilir falan yazıyordu ancak bırakın ünlü görmeyi yılın 300 günü güneş alan St.Tropez benim ayak basmamla yağmurlar altında kaldığı için bir ara sıradan insan bile görmekte zorlandım açıkçası. Yağmur dindikten sonra ilk işimiz Sahil Caddesini gezmekti. Liman boyunca birbirinden güzel gece klüpleri, cafe ve restoranlar sıralanmış durumda. Gerçekten hepsi de birbirinden şık görünüyor. Burada Barbarac adlı dondurmacıyı özellikler öneririm. İnanılmaz lezzetli ve kocaman porsiyonlu dondurmaları var. 

İstikametimiz St.Tropez

St. Tropez yolu virajlı ve daracık bir yol

St. Tropez

St. Tropez

St. Tropez sokakları

Bu tür lüks yatlar her ne kadar bizim için fotoğraf niteliği taşısa da St. Tropez için oldukça sıradan

L'OPERA St. Tropez'de oldukça meşhur, yalnız fiyatlar biraz yüksek.

Sahildeki Barbarac'ın dondurmalarını mutlaka denemelisiniz. Hem inanılmaz lezzetli hem de porsiyonları kocaman. 

Gittiğimiz her şehirde olduğu gibi St. Tropez’den de buzdolabı magnetimizi alıp festival şehri Cannes’a doğru yola çıkıyoruz. Vardığımız saatlerde Cannes oldukça kalabalıktı. Sahil yolunda araba ile turladığınızda sizi parklara yönlendirecek bir sürü elektronik tabela görüyorsunuz. Park işaretlerinin yanında da o park alanlarında kaç arabalık boş yer olduğunu gösteren rakamlar var. Park bulmada sıkıntı çekmiyorsunuz yani. Biz Marriott Otelin altındaki alana park etmiştik. Sinemayla ilgilenen her insan için Cannes özel bir şehirdir. Cannes, 1946 yılından beri her yıl mayıs ayı ortalarında düzenlenen Cannes Film Festivaline ev sahipliği yapıyor. Bu şehrin günümüzdeki ününe ve pahalılığına kavuşmasındaki en büyük etken de bu festival zaten. Her yıl dünyanın dört bir yanından birbirinden ünlü film yıldızları gelip geçiyor bu şehirden. Zaten Cannes’da bir çok yerde festival ile ilgili afiş-poster görmeniz mümkün. Tabii festivali bu kadar ünlü olunca Cannes’a giden her turistin yaptığı gibi bizim de ilk işimiz festivalin düzenlendiği Palais des Festivales en des Congres de Cannes’a gitmek oldu. Burası hemen sahilde olabildiğince gösterişsiz kendi halinde bir bina. Binanın hiçbir özelliği olmasa da daha birkaç gün önce dünya yıldızlarının üzerinde yürüyüp poz verdikleri kırmızı halı bizim de boy boy fotoğraf çekmemiz için yeterli turistik değeri taşıyor. Binanın hemen önünde ünlülerin el izlerini göreceksiniz. Yalnız Los Angeles’taki Walk of Frame gibi hayranı olduğunuz her aktörün el izini bulamayacaksınız, boşuna aramayın. Doğru bu el izleri ünlülere ait ama bunlar öyle çok da ünlü değiller. Bir çoğunu tanımıyoruz. Ben bir sürü isim içinden sadece Sylvester Stallone’yi tanıdım. Aman Allahım cahil miyim neyim…

Cannes

Cannes

Cannes

Yağmur nedeniyle bomboş olan ünlü Cannes plajları

Cannes Film Festivalinin yapıldığı Palais des Festivales en des Congres de Cannes hemen sahilde bulunuyor.

Rambo'ya el sallayın.

Film festivalinin yapıldığı upuzuuuun ismi olan bu binaya sırtınızı döndüğünüzde sağ tarafınızda kalan cadde Cannes’ın en meşhur caddesi La Croisette. Pahalılıkta birbiri ile yarışan mağazalar, birbirinden güzel oteller, cafeler ve restoranların bulunduğu bu 2 km lik cadde için şehrin merkezi diyebiliriz. Parasızlıktan ötürü alışveriş yapamayıp da mağazalardan elleri kolları dolu çıkanları sinir olarak izlerken bir taraftan da Cannes’ın ünlü beachlerinin yanından keyifli bir yürüyüş yapıyorsunuz. Cannes zaten pahalı bir şehir, ancak hemen söyleyelim La Crosiette pahalının da pahalısı bir cadde. Rue d’Antibes ise Cannes’da gitmeniz gereken bir diğer nokta. Burası alışveriş için size daha uygun seçenekler sunuyor. 

La Croisette

La Croisette'de birbirinden ünlü oteller sıralanıyor.

Rue d'Antibes

Rue d'Antibes

Kuşları kaçırmak için çiçeklere CD asmak dünyanın her yerinde geçerliliğini kanıtlamış bir yöntem :)

Cannes’da kendimize ziyafet çekelim dedik. Tripadvisor’un da yardımıyla Il Convivio restorana gitmeye karar verdik. Burası bir italyan lokantası. Tripadvisor’da da Cannes’daki restoranlar içinde 3. sırada. Ançüezli pizza ve steak aldık. İçeceklerle birlikte 36 euro tuttu. Ve yediklerimizden gayet de memnun bir şekilde ayrıldık. Yolunuz düşerse tavsiye ederim. Adresi; 6 Boulevard Montfleury, 06400 Cannes.
Il Convivio birbirinden lezzetli italyan yemekleri sunuyor.

Yemeklerden çok memnun kaldık.

Cannes’ı gezip karnımızı da doyurduktan sonra otelimize gittik. Bugün konaklayacağımız otel St. Raphael’de Hotel Les Flots Blues. Bir gece önce Bandol’daki otelimiz ne kadar kötüyse bu otelimiz de o kadar sevimli ve güzeldi. Yeşillikler içinde harika bir balkonu vardı. Sahipleri yaşlı ve kibar insanlardı. Bu harika otelin geceliğine 80 euro (yani 264 TL) verdik. Bu fiyata kahvaltı dahil değildi. İsterseniz kişi başı 9.5 euro vererek açık büfe kahvaltı da alabiliyorsunuz. Problem yaratabilecek tek şey Cote d’Azur’daki bir çok insan gibi buranın sahiplerinin de ingilizce bilmiyor olması. Ancak yine de biraz ingilizce biraz fransızca biraz da el-kol hareketi ile anlaşabiliyorsunuz işte. Kısacası biz otelin her şeyinden de çok memnun kaldık. 

Yeşillikler içindeki odamız..

Hotel Les Flots Blues

Hotel Les Flots Blues

Ertesi gün otelde güzel bir kahvaltı edip yolumuza devam ediyoruz.

3. GÜN (NİCE)

Eveeeeet bugün çok ama çok heyecanlıyız. Çünkü bu seyahati planlamamıza vesile olan Türkiye-İspanya maçı bu akşam oynanacak. Sabah erkenden kalkıp formalarımızı giydik. Kahvaltımızı eder etmez Nice’e doğru yola koyulduk. Nice’te ilk işimiz önce oteli bulup yerleşmekti, sonrasında maça kadar şehri keşfe çıkabilirdik. Otelimiz merkezde Acropolis’in hemen karşısındaki Adagio Access Nice Acropolis’ti. 2 gece için 228 euro (751 TL) ödedik. Otelin yeri gayet merkeziydi, hemen her yere yürüyerek ulaşmak mümkündü. Ayrıca günlük 9 euro ödeyerek otelin otoparkını kullanmak da mümkün, bu araç kiralayarak gidenler için önemli bir ayrıntı. 

Otelin balkonundan manzaramız. Hemen karşımız Acropolis, otelimiz çok merkezi bir yerdeydi. 

Maç öncesi Nice’ye fotoğraf çektire çektire gidiyoruz. 

Arabadan kurtulup eşyalarımızı da otele bıraktıktan sonra üstümüzde milli takım formalarıyla şehri dolaşmaya başladık. Yurtdışında göğsümüzde ay yıldızlı bayrağımızla dolaşmaktan büyük mutluluk duyuyorduk ama “acaba fanatik bir ispanyol gruba denk gelir miyiz? rahatsız edilir miyiz?” falan gibi sorular da aklımızı kurcalamadı desek yalan olur. Sonuçta büyük bir grupla maça gitmemiştik sadece iki kişiydik. Ancak otelin balkonundan bakıp da herkesin üzerinde kırmızı ay yıldızlı formamızı görünce biraz rahatladık, cesaret geldi ve kendimizi dışarı attık. Merkeze doğru ilerledikçe maça gelen türklerin sayısının ispanyollardan fazla olduğunu gördük. Ayrıca bir çok yerde ispanyollarla türkler beraber tezahürat ediyorlardı. Bağıranlar, çağıranlar, davul çalanlar, bayrak sallayanlar, birbirini havaya fırlatanlar… Kısacası çok güzel ve eğlenceli görüntülerle karşılaştık. 

Euro 2016

Biz poz verme çabasındayken türklerle ispanyollar çoktan kaynaşmışlardı bile :))


Arkamız cıvıl cıvıl

Fransa’da euro 2016 nedeniyle bir çok şehrin bir çok noktasında Fanzone’lar oluşturulmuştu. Girişlerde inanılmaz güvenlik önlemleri vardı. Bir çok arama noktasından geçerek içeri girebildik. Fanzonelar inanılmaz eğlenceli yerlerdi. Her milletten taraftarlar kurulan dev ekranlarda beraberce maç izliyordu. Maç izlemek istemeyenler için de değişik aktivasyonlar mevcuttu. Playstationdan oyun oynayanlar, futbol maçı yapanlar, fanzonelar içine kurulmuş Mc’Donalds, Sbarro ya da bira kuyruğunda sıra bekleyenler…. Kısacası fanzonelar oldukça eğlenceli ve renkli yerlerdi. 

Paris Fanzone

Nice Fanzone

Aslına bakarsanız Fransa’ya giderken sadece eşim İbrahim’in maç bileti vardı. Eşimin biletini 550 tl gibi bir fiyata İspanyol Futbol Federasyonundan almıştık ve ben de pintilik edip kendim için o parayı vermeye kıyamamıştım açıkçası. Yani giderken planımız İbrahim’in maça gitmesi benim de maçı fanzonedan izleyip sonra merkezde bir yerde buluşmamız üzerine kurulmuştu. Ancak gidip de o ortamı görünce planlar değişti. Gereksiz pintilik ettiğimi anladım ve maça gitmeye karar verdim. Şehirde dolaşırken elinde “ticket” yazılı kağıtlarla dolaşan bir sürü türk gördük. Ama bunların sattıkları biletler de 150 eurodan aşağı değildi. Sonra belki yardımcı olurlar diye hayatımızın en mantıklı işlerinden birini yaparak sahilde bulunan Türk Futbol Federasyonunun çadırına gittik. Çadırdaki görevliler bizi Intercontinental Otelde Ahmet Bey’e yönlendirdiler. Zaten otele girer girmez upuzuuuuun bir bilet kuyruğu ile karşılaştık. Uzun lafın kısası 4. kategori kısıtlı görüş alanı olan bileti sadece ve sadece 20 euroya aldık. Ama istesek 1.-2. kategoriden de biletler mevcuttu. Üstelik İbrahim İspanyol trübünlerindeyken ben türk taraftarları ile maçı izleyecektim, hem de sadece 20 euroya :)) Bu fiyata bilet bulduğumuza mı sevinelim, İbrahim’in biletini çok pahalıya aldığımıza mı üzülelim bilemedik açıkçası. Yalnız sizlere tavsiyem şudur ki eğer böyle büyük bir organizasyonda maç izlemeye gidiyorsanız bence maç biletinizi erkenden almayın, son ana bırakın. Maç biletini erken almak asla avantajlı olmuyor. Maç günü bizim gibi TFF’den ucuza bilet bulabilirsiniz. Ayrıca maç saati yaklaştıkça Nice meydanında pahalıya bilet satanlar da biletlerini satabilmek adına iyice fiyat düşürmüşlerdi. 

Nice Euro 2016

Bileti de aldıktan sonra sıra geldi maça gitmeye. Maça gitmek için 3 euro verip Stat de Nice yani Allianz Riviera’ya gitmek için otobüs bileti aldık. Farkında olmadan coşkulu ispanyol taraftarlarının olduğu otobüse binmişiz. Stada gidene kadar bütün ispanyol marşlarını ezberledik resmen, kafamız şişti. Otobüs güvenlik nedeniyle stadın 1-2 km dışında bıraktı bizi, burada da türk ve ispanyol taraftarlar ayrı yollardan stada gitti. Stada girdiğimizde TFF’nun türk tribünlerinin hepsini kırmızı beyaz bayrağımızla donattığını gördük, gerçekten de görüntü harikaydı. Ayrıca türkiyeden gelen Es-es bandosunun da katkılarıyla maç boyunca bayağı bir coştuk. Kısacası ortam çok eğlenceliydi her şey harikaydı. İspanya’dan şu 3 golü de yemeseydik iyiydi :((

TFF'nin bize sürprizi

Allianz Riviera. Maça çok az kaldı.

Maç maceramız böyle işte. Ama gezginler olarak maçın rüzgarına kapılıp da gezi programımızı aksatmış değiliz. Riviera’nın başkenti Nice’yi hakettiği gibi gezdik elbette. Şimdi sıra bunları anlatmaya geldi. Hemen baştan söylemeliyim ki Nice  tam bir akdeniz şehri. Muhteşem denizi, şehrin göbeğinde sıra sıra dizilmiş plajları, daracık sokakları ve birbirinden sevimli evleri ile benim Coté d’Azur’da en beğendiğim şehir oldu diyebilirim.

Nice’de gezmekten en çok zevk alacağınız ve de en çok vakit geçireceğiniz bölge Vieux Nice, yani Eski Nice. Burada uğrayacağınız ilk yer ise Massena Meydanı. Burası kareli zemini ve ortasındaki Apollon heykeli ile şimdiye kadar gördüğüm meydanlar içinde en sevimli olanı. Etrafında bir çok cafe,restoran ve mağaza kümelenmiş durumda. Şehrin merkezi olduğu için maç öncesi taraftarların da toplanma noktası. Bu meydana geldiğinizde başınızı kaldırıp bakarsanız 7 tane oturan heykel göreceksiniz. Bunlar Jaume Plensa tarafından yapılmış ve 7 kıtadan 7 insanı temsil ediyormuş. Yine şehrin turistik mekanlarını kolaylıkla gezebileceğiniz Petit Train de Massena Meydanından kalkıyor. Toplamda 45 dk sürüyor, kale tepesinde 10 dk fotoğraf molası var. Fiyatı ise 10 euro. O sıcakta ve nemde çok yorulmamak için tercih edilebilir. Web sitesini incelemek için burayı tıklayabilirsiniz. 

Massena Meydanı ve Apollon heykeli.

Massena Meydanı

Massena Meydanı

Massena Meydanı

Massena Meydanı

Massena Meydanındaki Jauma Plensa'nın 7 heykeli

Burası cıvıl cıvıl bir meydan. 

Massena Meydanına sırtınızı döndüğünüzde karşınıza çıkan cadde Avenue Jean Médecin. Burada Lafayette de dahil olmak üzere bir çok mağaza,AVM ve cafe bulunuyor.

Sahilde güzel bir yürüyüş yapmak ister misiniz? O zaman sizi Promenade des Anglais’e alalım. Yine Coté d’Azur’daki sahil caddeleri içinde en sevdiğimiz cadde oldu kendisi. Başta da söyledik ya biz Nice’yi çok sevdik, her anlamda torpil geçiyoruz kendisine. Bu caddenin yapımında zengin ingiliz ahalisinin emeği çok geçtiğinden bu isim verilmiş(Promenade des Anglais İngiliz gezi yolu anlamına geliyor). Birbirinden ünlü ve de pahalı oteller bu cadde boyunca sıra sıra dizilmiş. Bu otellerden de en ünlü olanı Negresco Hotel. Burası için Nice’nin simgesidir desek çok da yanılmış olmayız. Zaman içerisinde burada kimler kalmamış ki? Picasso, Salvador Dali, popun kralı Michael Jackson… Negresco sahip olduğu birbirinden güzel tablolarla sanat müzesi özelliği de taşıyor. Eskiden bu otelde konaklamasanız da belli bir ücret karşılığında girip gezebiliyormuşsunuz ancak maalesef bu günümüzde geçerli değil. Konaklayacak para da biz de olmadığına göre içini görememiş olduk, dışıyla yetindik.

Promenade des Anglais

Ünlü Negresco Hotel

Promenade des Anglais boyunca bir sürü özel ve halk plajı sıralanıyor. Akşam saatlerinde sahildeki mavi sandalyelere oturup hem denizi hem de denize girenleri izlemek çok eğlenceli. Bu arada Nice sahil bakımından Coté d’Azur’un diğer yerlerine göre değişiklik gösteriyor, taşlı bir sahile sahip kendisi.

Nice deyince herkesin aklına gelen bu tablonun önünde havalı bir pozunuz olsun istiyorsanız Parc de la Colline du Chateau tepesine çıkmalısınız. Tepeye çıkmalısınız deyince gözünüzün önüne bitmez tükenmez merdivenler geldi değil mi? İyi ki de geldi çünkü o merdivenleri çıkacaksınız. Tabii insanlığın önemli keşiflerinden biri olan asansör de mevcut ancak ara sıra bozuk olabiliyor, haberiniz olsun. 



Gezebildiğiniz kadar çok ara sokak gezin mutlaka.

Hangi şehir olursa olsun pazar gezmek en büyük zevklerimizden biridir. Bu pazar Nice gibi güzel bir akdeniz şehrindeyse eğer gezmek tabii ki daha da zevkli hale geliyor. Eski Nice tarafında bulunan Cours Saleya mutlaka görülüp gezilmesi gereken yerlerden. Pazar hafta içi 06.00-17.30, hafta sonu ise 06.30-13.30 saatleri arasında açık. Buranın şimdiye kadar gördüğümüz en sevimli pazar olduğunu gönül rahatlığı ile söyleyebiliriz. Peki burada neler bulacaksınız? Lezzetli olduğu her halinden belli olan atıştırmalıklar, birbirinden güzel rengarenk çiçekler, ucuz ve çeşit çeşit hediyelikler, meyveler, sebzeler ve tabii ki Coté d’Azur’un vazgeçilmezi lavantanın aklınıza gelebilecek her türlü ürünü. Bir de bu pazarda dikkatimizi çeken bir çok yerde çeşit çeşit tuz satılmasıydı. 

Cours Saleya’da sabunun,

Baharatın,

Tuzun (iddia ediyoruz hiç bir yerde bu kadar fazla tuz çeşidi göremezsiniz),

Organik ürünlerin,

Atıştırmalıkların, 

Çiçeklerin, 

Ve tabii ki lavantanın her türlüsünü bulacaksınız. Gezmelere doyamayacağınız bir pazar.

Dediğimiz gibi Nice Coté d’Azur gezimizde en çok beğendiğimiz, hafızamızda unutulmayacak izler bırakan şehir oldu. Gönül daha fazla gezmek isterdi ancak zaman kısıtlılığından dolayı ancak bu kadarını gezebildik. Aix en Provence’de kiraladığımız arabamızı Nice’de hiç kullanmadık. Zaten küçük bir şehir, çoğu yeri yürüyerek gezebiliyorsunuz. Yani sadece Nice’ye seyahat edecekseniz arabaya çok da gerek yok. Bu arada Nice diğer şehirlere nazaran güvenli bir şehir. Gece ara sokaklarda bolca gezmemize rağmen sıkıntılı bir durum yaşamadık. Tabii bu güzel Nice gezimizi güzel bir akşam yemeği ile taçlandıralım istedik. Güney Fransa’ya geldiğimizden beri artık havasından mıdır suyundan mıdır yoksa İtalya’ya yakınlığından mıdır bilmem canımız sürekli italyan yemekleri çekiyordu. Biz de Tripadvisor’daki italyan restoranlarını araştırmaya başladık. Yalnız size bu noktada küçük bir tavsiyemiz olacak, böyle çok tutulan restoranlara gitmek istiyorsanız önceden mutlaka ama mutlaka rezervasyon yaptırmalısınız, yoksa sap gibi ortada kalabilirsiniz. Ne yalan söyleyelim biz de günün koşuşturmacasından rezervasyon yaptırmayı unutmuştuk. Nereye gittiysek kapılar yüzümüze kapandı. Sadece biri hariç, Geppetto. Burası Tripadvisor’da 1 numara, italyan usulü spagetti restoranı ve inanılmaz derecede ilgili bir sahibi var. Bence yemeklerinin lezzeti dışında sahibinin müşterileri ile bu kadar ilgili olmasının da Tripadvisor sıralamasında etkisi var. Aslında burada da yer yoktu ancak yalvar yakar restoranın dışında küçük bir yer ayarladılar ve o muhteşem ötesi lezzetleri tatma fırsatı yakaladık. O açlıkta ve yorgunlukta o yemekler ne kadar iyi geldi anlatamam. Hayatımda yediğim en lezzetli şeylerdi kesinlikle. Nice’de mutlaka ama mutlaka uğramanızı tavsiye ediyoruz ve Nice’deki bu günümüzü de sonlandırıp otelimize gidiyoruz.

Gepetto'nun adresi; 5 Rue Gioffredo 06000 Nice.

Geppetto'nun harika makarnaları....

4. GÜN (EZE KÖYÜ-MONACO)

Evet geldik Coté d’Azur tatilimizin son gününe. 1 haftadır alt üst ettiğimiz bu güzel coğrafyadan ayrılmak içimizde hafiften bir burukluk yaratıyor ama toparlanıp bugünkü planımıza başlamalıyız. Nice’e geldiğimizden beri otoparkta tembellik eden arabamızı alıp Nice'ye 10 dk mesafedeki Eze Köyüne giderek güne başlıyoruz. Hemen baştan söyleyelim Eze Köyü güney Fransa’da görülmeden dönülmeyecekler listesinde, o kadar güzel yani. Bu tarihi köy Nice ile Monaco arasında bulunuyor. 450 m yüksekliğe kurulduğu için “kartal yuvası” diye de biliniyor. Köyün hemen girişinde bir otopark bulunuyor ama öyle çok da büyük bir otopark değil, bizim gibi birilerinin çıkmasını bekleyebilirsiniz. Arabayı park ettikten sonra otoparktaki makinelerden kaç saat kalacağınızı seçip bir ücret ödüyorsunuz (biz 2 saat için 5 euro gibi bir şey ödemiştik, zaten Eze'yi tamamen gezmek için 1-2 saat yeterli bir süre). Ancak aldığınız fişi sakın kaybetmeyin çünkü bu fişi arabanın ön camına koyacaksınız. Buna özellikle dikkat edin çünkü koymayı unutursanız ciddi bir ceza ödüyorsunuz. Bu arada turist ofisi bu otoparkın hemen arkasında. Oraya uğrayıp Eze Köyünün haritasını alabilirsiniz. 

450 m yükseğe kurulmuş olan köy "Kartal Yuvası" olarak da biliniyor.

Nice Eze arasındaki yolda muhteşem manzaralar var.

Eze Köyü tarihi boyunca bir çok sanatçıya ilham kaynağı olmuş. Bunların içerisinde en meşhuru Nietzsche. Ünlü yazar "Böyle Buyurdu Zerdüşt" adlı eserini bu köyde yazmış. Köy gerçekten de çok güzel. Etrafta birbirinden güzel butik mağazalar var. Yine birbirinden güzel cafe ve restoranlarda zaman geçirebilirsiniz. Tepede bir de Sainte-Croix Chapel var. Şapelin önündeki alanın manzarası çok güzel, oturup dinlenebilirsiniz. Yine en tepede manzaranın muhteşem olduğu söylenen Le Jardin exotique d'Eze var, girişi 6 euro. Bir manzara için o fiyatı ödemek gereksiz geldiğinden biz bahçeye girmedik.

Eze Köyü

Hava sıcakken Eze'nin yokuşlu ara sokaklarında gezmek yorucu olabiliyor.

Eze

Eze

Tepedeki Sainte-Croix Chapel. Burada harika bir manzara var.

Sainte-Croix şapelinin önündeki harika manzara

Eze Köyünden çıkarken hemen sağda ünlü parfüm markası Fragonard'ın mağazasını göreceksiniz. Çok tatlı bir mağaza, parfüm fiyatları da fena değil.

Eze Köyü gerçekten de çok güzel. Nice'e kadar gelinmişken mutlaka görülmesi gereken bir yer. Buraya araba ile gelmeyip otobüsü de tercih edebilirsiniz. Eğer Nice'den gelecekseniz Garibaldi Meydanından kalkan 82 no'lu otobüs ile, Monaco'dan gelecekseniz de 112 no'lu otobüsü kullanmalısınız. Tren seçeneği de mevcut ancak tren Eze Ville'ye değil, Eze Mar'a gidiyor( Bizim hedefimiz Eze Ville).

Eze'den sonraki hedefimiz, kendisi minicik ama namı almış yürümüş olan Monaco. Küçücük derken abartmıyoruz, ülkenin tamamı topu topu 18 kilometrekarecik. Vatikan'dan sonra Dünya'nın en küçük 2. ülkesi. Küçücük bir sahil şeridi var orayı gezince ülke bitiyor, bu açıdan turistlere ilginç bir duygu yaşatıyor açıkçası. Hepimizin bildiği gibi Monaco zenginleriyle, formula 1'iyle, lüks spor arabalarıyla, kumarhaneleriyle ve lüks yatlarıyla meşhur. Haliyle de pahalı bir yer. Monaco Fransa'ya bağlı değil, ayrı bir prenslik. Güzel olansa Fransa'dan Monaco'ya geçerken herhangi bir sınır kapısı ya da kontrol noktası ile karşılaşmıyor olmanız. Monaco Nice'ye 20 km, Eze Köyü'ne ise 10 km uzaklıkta. Herkesin altında sadece dizilerde ya da rüyalarda görebileceğimiz servet değerinde lüks arabalar varken toplu taşımaya binmek her ne kadar acı verse de Monaco'ya Nice'den trenle ya da 100 no'lu otobüs ile geçebileceğinizi söyleyelim. Türkiye'den gelmek isteyenler de Nice'ye gitmek zorundalar çünkü Monaco'da havaalanı yok, heliport var.

Monaco

Monaco

Ülke küçük olunca gezilecek yerler de az oluyor. Tamamını gezmek isteseniz bile 4-5 saat fazlasıyla yeter. Biz yürüyerek gezmeyi tercih ettik ancak nefes almayı işkence haline getirebilecek yokuşları olduğundan toplu taşıma tercih edilebilir.

Biz şehre girer girmez hemen Liman Bölgesi'ne gittik. Turist olarak çoğu vaktinizi burada geçireceksiniz. Limanda sıra sıra dizilmiş birbirinden lüks tekneler var, hangisine bakacağımızı şaşırdık.

Liman Bölgesi

Liman

Sıra sıra lüks yatlar

Monaco demek Monte Carlo demek. Monte Carlo demek tabii ki kumar demek. Çünkü Monaco'nun en ünlü kumarhanesi Monte Carlo. Liman bölgesinde gezinirken Monte Carlo'ya yönlendiren tabelalar göreceksiniz. Az önce de dediğim gibi çok yokuşlu bir yer olduğundan şehirde pardon ülkede pek çok yerde asansör var. Monte Carlo için de şu Formula 1 yarış arabalarının geçtiği meşhur tünelin oralarda asansör vardı ancak biz yerini kaçırdık ve o yokuşlu yolları yürümek zorunda kaldık. Monte Carlo'nun önü inanılmaz lüks arabalar ve şık giyimli insanlarla dolu. Kıyafetiniz bozuk da olsa içeriye 10 euro verip turist modunda girebiliyorsunuz. Ancak bu tip bir kıyafetle ancak içeriyi söyle bir turlayıp, gelmişken de biraz slot oynayıp çıkıyorsunuz. Eğer amacınız kumar oynamaksa kumarhanenin ayrı bir bölümüne geçiyorsunuz ancak bu kıyafetlerle oraya almıyorlar, adamakıllı şık giyinmek lazım.

Monte Carlo

İşte Formula 1 yarış arabalarının vınnnn diye geçtikleri tünel. Monaco Formula 1 için vazgeçilmez noktalardan biri. Formula 1 pisti yoktur, arabalar şehrin içinden geçer. Her yıl Mayıs ayında düzenlenen bu yarış Monaco için en özel ve vazgeçilmez şeydir.

Liman Bölgesinde yürürken Pele'den Maradona'ya kadar bir çok ünlü futbolcunun ayak izlerinin olduğu bir bölüm göreceksiniz.



Bir de Monaco'nun Kraliyet Sarayı'nın bulunduğu eski bölümü var. Biz zaman yokluğundan ve de aşırı yorgunluktan dolayı gidemedik. Kraliyet Sarayı'nın belli bir bölümü ve antika araç koleksiyonu görülebiliyor. Saraya giriş 8 euro. Yine her gün saat 11.45'de kraliyet sarayının önünde turistlerin yoğun ilgi gösterdikleri bir nöbet değişimi oluyormuş.

Monaco Kraliyet Sarayı. Ülkeyi 1297 yılından beri Grimaldi ailesi yönetiyor.

Everest Fransa'nın kıymetlisi Coté d'Azur'u uzuuuun uzun anlattık. Umarım faydalı olur. Başka yazılarda görüşmek üzere şimdilik hoşçakalın :p

Aklınıza takılanlar için bana gulayden@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz.
Paris seyahat yazımız için buraya tıklayınız.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder