Sayfalar

16 Aralık 2015 Çarşamba

BARCELONADAN GÜNÜBİRLİK FİGUERES-GİRONA

FİGUERES

Barcelona’ya kadar gelmişken görülmeye değer iki yer var. Biri çılgın ressam Salvador Dali’nin memleketi Figueres, diğeri ise gezerken insanda ortaçağdaymış hissi uyandıran Girona. İkisi de Barcelona’nın kuzeyinde, Katalan sınırları içerisinde yer alıyor. Barcelona’dan ulaşımları da oldukça kolay. Dolayısıyla biz de Barcelona gezimizin son gününe Figueres ve Girona’yı ekledik. 

Figueres’e gidiyoruzzz… 

Eğer Google’a Figueres ve Girona gezisi yazıp biraz karıştırdıysanız bir çok kişinin önce Girona daha sonra da Figueres’e geçtiğini göreceksiniz. Ancak biz tam tersini yaptık, sabahın köründe Barcelona’dan ilk olarak Figueres’e, oradan da Girona’ya geçtik. Hemen sebebini söyleyelim. Figueresteki Dali Müzesi turist istilasına uğramadan burayı aradan çıkarmayı düşündük. Gittiğimizde de çok doğru bir karar verdiğimizi fark ettik. Çünkü sabah erken saatte orada olduğumuz için girişinde neredeyse hiç beklemedik, ayrıca Dali Müzesini de kalabalık olmadan sakin sakin gezme fırsatı bulduk. 

Erken kalkan yol alır, Figueres’teyiz.

Gördüğünüz gibi arkadaki müze girişinde çok sıra yok. Neden? Çünkü saat daha sabahın körü.  

Figueres’e nasıl gideriz konusuna değinelim biraz. Bu sevimli kasaba Barcelona’nın 140 km kuzeyinde yer alıyor. Trenle 1 saat 45 dk kadar sürüyor. Eğer isterseniz Figueres ve Girona’ya turlar düzenleniyor, bunlardan birini alabilirsiniz. Ancak bizim gibi turla işi gücü olmayan kendi kendine gezmekten zevk alan gezginlerseniz Figueres’e gidebilmek için metrodan farklı olan RENFE trenine binmelisiniz. Bizim otelimiz Passeig de Garcia’ya çok yakın olduğu için Passeig de Garcia üzerindeki RENFE istasyonuna gittik. Tabi farklı noktalarda da RENFE istasyonları bulunuyor. Bilet fiyatları mevsime göre, tren saatlerine göre değişiklik gösterebiliyor. Buraya tıklayarak tren saatlerini, kalkış yerlerini ve fiyatlarını inceleyebilirsiniz.


RENFE haritası

Öyle sanatçılar vardır ki sanata hiç ilgi duymasanız, eserleri hakkında hiç bir bilgi sahibi olmasanız da mutlaka isimlerini duymuşsunuzdur. Bu isimlerden biri de Salvador Dali. Dali hakkında bizim de öyle derin bir bilgimiz yok açıkçası. Sürrealizmin en önemli isimlerinden biridir kendisi, biraz da deli dolu çılgın bir karakteri var. Bildiklerimiz bundan ibaret. Buralara kadar da işte bu çılgın adamın kendi elleri ile yaptığı fantastik müzesini gezmek için geldik. İyi ki de geldik. Barcelona’ya kadar gelen herkes buraya gelmeli. Çünkü başka hiçbir yerde bu kadar sıradışı bir müze göremezsiniz. 


Salvador Dali'ye yabancı değiliz, kendisiyle daha önce New York'taki Madame Tussauds müzesinde tanışmışlığımız var :p

Dali Müzesi

Hemen söyleyelim Figueres’i Figueres yapan Dali Müzesi. Bu müzeyi çıkarırsanız geriye hiçbir şey kalmıyor. Dolayısıyla biz de müzeyi gezip vakit kaybetmeden Girona’ya doğru yol almayı düşünüyoruz. Figueres istasyonundan Dali Müzesi 15-20 dakikalık yürüme mesafesinde. Müzeye erken saatte gittiğimiz için çok uzun bir kuyrukla karşılaşmadık ancak müzeden çıktıktan sonra baktığımda iyi ki de erken gelmişiz dedik, çünkü öğlene doğru müzenin girişinde upuzun bir kuyruk vardı. Kapıda sıra beklemek istemiyorsanız biletinizi gitmeden burayı tıklayarak da alabilirsiniz. Giriş bileti 12 euro. Size 2 ayrı bilet veriyorlar. Bu biletlerden biri Dali Müzesi için, diğeri de Dali Mücevherleri Müzesi için. 

Figueres

Figueres sokaklarında Dali Müzesini ararken

Dali'nin Mücevher Müzesi

Dali'nin Mücevher Müzesinde birbirinden güzel mücevherler bulunuyor.

Biraz müzenin tarihinden bahsedelim mi? Salvador Dali 1904 yılında Figueres’de doğmuş. Yine ilk sergisini de 1960 yılında Figueres Belediye Tiyatrosunda açmış. Dönemin belediye başkanı iç savaşta zarar gören belediye tiyatrosunu restore edip müzeye çevirerek Dali’ye tahsis etmiş. Dali de her ayrıntısıyla bizzat kendi ilgilendiği bu müzeyi 1974 yılında açmış. Bu müze günümüzde en büyük Dali koleksiyonuna sahip, 4000’e yakın eseri sergileniyor. Yine müzedeki devasa cam kubbenin altında Dali ve sevgili eşi Gala’nın mezarları bulunuyor. Müze binası da en az sergilenen eserler kadar sıradışı. Bu 4 katlı ilginç müzeyi gezmek için en az 2 saatinizi ayırmalısınız. 

Dali Müzesi

Müze binasını Dali bizzat kendisi tasarlamış. Burası için Dali’nin en büyük sürrealist eseridir desek yanılmış olmayız herhalde. 

Dali Müzesinde Dali'nin birbirinden ünlü eserleri sergileniyor.


Üstteki tablo Dali’nin en ünlü eseri “Belleğin Azmi”. Tablonun orijinali New York’ta bulunuyor.


Daha önce hiç mısırdan saç gördünüz mü?

Müzede Dali’nin bir süre kullandığı Cadillac’ın üzerine yerleştirdiği bereket tanrıçasının bulunduğu bir avlu var. Yine bu avluda deli gibi aşık olduğu, Dali’nin canı ciğeri, sevgili eşi Gala’ya ait olan bir tekne ilginç bir tasarımda kullanılmış. Kısacası müzede normal olan hiç bir şey yok. Herşey sıradışı, herşey ince bir zekanın ürünü. 


Dali Müzesinden çıktıktan sonra Figueres’te güzel bir cafede bir şeyler atıştırıp hemen Girona’ya geçtik.

GİRONA

Evet sırada Barcelona gezimizin son ayağı olan Girona var. Figueres’teki Dali Müzesini gezdikten sonra biraz oturup soluklandık. Sonrasında vakit kaybetmeden Girona’ya geçtik. Figueres’ten Girona’ya tren bileti 6-7 euro civarı, seyahat süresi ise 20-25 dk.

Girona

Girona, Katalan bölgesinin Barcelona’dan sonraki 2. en büyük şehri. Barri Vell denen şehrin eski kısmı, İspanya’nın tarihi dokusu en iyi korunmuş yerlerinden birisidir. Girona’yı gezdikçe kendinizi ortaçağda hissetmemeniz mümkün değil. Tabii şehrin bir de yahudi geçmişi var. Katalan yahudiler bu şehirde 600 yıldan fazla yaşamışlar. Ancak daha sonra katoliklerin baskısına dayanamayarak başta Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere çeşitli ülkelere göç etmişler, öyle ki şehirde hiç yahudi kalmamış. Az önce bahsettiğimiz eski şehirin en önemli kısmını da yine dünyanın en iyi korunmuş yahudi mahallesi yani El Call oluşturuyor. 




Fotoğraflarda da gördüğünüz gibi şehrin tarihi dokusu çok iyi korunmuş. 

Girona deyince akıllara hemen Onyar Nehri’nin kenarındaki pastel renkli evler, daracık sokaklar, kale surları, Libertat Caddesi, Saint Feliu Kilisesi ve Girona Katedrali geliyor. Bu önemli yapıların hemen hepsi Barri Vell’de yani yani eski şehir kısmında bulunuyor. Kısacası Girona seyahatindeki amacımız eski şehri gezmek. 

Onyar Nehri’nin çevresine kurulmuş bu sevimli pastel renkli evler tam fotoğraflık. Onyar Nehri’nin üzerinde bir çok köprü var. Bunlardan biriyle karşıya geçtiğinizde şehrin eski kısmına geçmiş oluyorsunuz. 

Girona’da da Barcelona gibi her yerde Katalan bayrakları dalgalanıyor. 

Arkamızdaki kilise St. Feliu Kilisesi

Girona Katedrali (Catedral de Santa Maria de Gerona). Burası Girona’da görmeniz gereken en önemli yer. Girişi 7 euro. Bu katedralin yerinde daha önce müslümanlardan kalma bir camii bulunuyormuş. Camii yıkılıp yerine bu gotik tarzdaki katedral yapılmış. 

Girona Katedrali

Girona Katedralinin önündeki basamaklar zaman zaman çok kalabalık olabiliyor. 

Girona Katedrali'nin avlusu

Daha önceki yazılarımda da söylemiştim; bana bütün kilise ve katedraller aynıymış gibi geliyor. Oldukça karanlık ve kasvetliler. Ancak burası daha da bir kasvetli gibi geldi, ürperdik resmen. Hemen yanımdaki beton zemine bakacak olursanız üzerinde bir takım şeylerin yazdığını göreceksiniz. Bunların her biri aslında mezarmış. Çeşitli din adamları, hayırseverler bu şekilde insanların mezarlarının üzerlerine basarak gezmelerini istemişler. Böyle yaparak insanların onları unutmayacaklarını, dua edeceklerini düşünüyorlarmış!!. Zaten kasvetli olan katedrali böyle mezarların üzerinde yürüyor olmak daha da sıkıcı hale getirdi. Hemen en kısa yoldan kendimizi dışarı attık.


Girona’yı Girona yapan o daracık sokaklarda bol bol dolaşmayı sakın ihmal etmeyin.

Evet bizim Girona gezimiz zaman kısıtlılığında dolayı maalesef burada sona eriyor. Ama siz bizim gibi yapmayın, Girona’ya mutlaka daha fazla zaman ayırın. Kale surlarında dolaşın, Libertat Caddesinde alışveriş yapın, Arap Banyoları ile yahudi Mahallesini gezmeyi de sakın ihmal etmeyin. Şimdilik bizden bu kadar. Yazımızın faydalı olacağını umut eder, başka zaman tekrar buluşmayı temenni ederiz :))

Aklınıza takılanlar için gulayden@gmail.com adresinden bana ulaşabilirsiniz.















8 Aralık 2015 Salı

ÇOCUKLA 2,5 GÜNDE PARİS GEZİ REHBERİ



Paris… Kültürün-sanatın, romantizmin, eğlencenin, damak tadının, alış verişin birleştiği adres. Kısacası herşey var bu şehirde, herkes kendine göre birşeyler bulabilir. Kimi balayına gider, kimi müze gezmeye gider, kimi ünlü fransız mutfağının peşinden sürüklenir. Kimi de bizim gibi çocuğu ile Disneyland’da unutulmaz bir gün yaşamaya gider. 
Paris her yıl 85 milyona yakın turisti ağırlayarak avrupanın en çok turist alan başkenti olma özelliğini yakalamış. Yine biz türklerin de avrupada en çok tercih ettiği adreslerden biri. Hal böyle olunca bu güzelim şehri bir de biz gidip görelim istedik. Ancak bu kez durum diğer seyahatlerimizden biraz daha farklı. Çünkü Paris seyahati kızımızın doğum günü hediyesi. Yanımızda 3 yaşındaki kızımız cebimizde Disneyland biletlerimizle düştük yollara. 

Bu sefer kızımızın doğum gününü kutlamaya gidiyoruz, istikamet PARİS…

Neyse biz tekrar Paris’e geri dönelim. Paris’in nüfusu banliyöleri ile birlikte 12 milyon kadar. Oldukça da kozmopolit bir şehir. Paris, Seine Nehri çevresine kurulu. İklimi biraz okyanussal biraz karasal. Şehir ağustos-temmuz aylarında en sıcak, aralık- şubat ayları arasında da en soğuk dönemini yaşıyor. Ancak yine de belli olmuyor. Kasımın başında gitmemize rağmen hava gerçekten de güzeldi. Yine bir çok şehirde olduğu gibi burası için de ziyarete en uygun mevsim ilkbahar- sonbahar ayları. Sonbaharda gitmenizi özellikle öneririm, test ettim onayladım. Sonbaharda bu kadar romantik bir şehir daha bulamazsınız (özellikle balayı için önerilir). Sarı sarı yapraklar arasında Paris gerçekten de harika. Saati Türkiye’den 1 saat geri. Para birimi Euro. Genel anlamda pahalı bir şehir haberiniz olsun. 

Paris zone’ lara ayrılmış durumda. Zone 1-2 ve 3’te tek yönlük metro bileti 1.8 euro. Eğer zone 4-5’e geçecekseniz fiyat 10 euro’ya çıkıyor. Dediğim gibi bu biletleri her metroya binişte almalısınız. Ama eğer metroyu günde 9-10 kez falan kullanacaksanız Paris Visit ya da Navigo Découverte kart seçenekleri de bulunuyor. Bunlar 1 günlük, 2 günlük, haftalık kullanımlar sunuyorlar. 0-4 yaş arası çocuklara metro ücretsiz, 4-11 yaş arasına ise indirimli bilet uygulanıyor. Metro gece 1’den sabah 5.30’a kadar kapalı. Kısacası metro ile her yere gayet kolay ulaşım sağlayabilirsiniz, ancak yine diğer metropollerde olduğu gibi gece geç saatlerde güvenlik nedeniyle metroda çok fazla bulunmamakta fayda var. Çocuklu bir aile olarak metro ile ilgili bir kaç eleştirim var. İlki Paris metrosu eski bir metro. Çoğu yerde asansör ya da yürüyen merdiven yok. Dolayısıyla  çocuk arabası ile o upuzun merdivenlerden metroya inip çıkmak çok zor oluyor. Allahtan insanlar bunun farkında ve çocuk arabası gördüklerinde hemen bir ucundan tutup yardımcı oluyorlar. İkincisi ise bilet okutulan turnikelerde yine çocuklu ve valizli insanların geçeceği alanların kullanımı çok pratik değil. Hatta bazen komik duruma bile düşebiliyorsunuz. İki konuda da zorlandık açıkçası. 

Paris dünyanın en geniş metro ağına sahip şehirlerden biri. RER dediğimiz banliyö treni, M ise metro. İkisinin de birbiri ile bağlantısı var. 

Paris metrosunda anne babasına küsmüş bir çocuk :))

Paris’te konaklama konusuna da biraz değinelim. Hani dedik ya Paris’e her yıl milyonlarca turist gidiyor, çok tercih edilen bir şehir diye. İşte bu özelliği nedeniyle bu şehirde konaklama fiyatları uçmuş. Parasını vereyim deseniz bile çoğu otel çocuk misafir kabul etmiyor (romantik şehir burası çocuğun ne işi var, baş başa gelin demeye getiriyorlar). Merkezde zar zor çocuğu da kabul eden Hotel Touraine Opera’yı bulduk. Otel opera bölgesinde, yeri gerçekten de çok merkezi, 2 metro durağının ortasında, üstelik hemen karşısında istediğiniz her şeyi bulabileceğiniz bir de market var. Tek kusuru odası biraz fazla küçük olması. Ama tüm gün Paris’i dolaşıp sadece yatma zamanı burayı kullanacağımız için bu durumu çok da sorun etmedik açıkçası. Hotel Touraine’yi gönül rahatlığıyla önerebilirim.

Otelin odaları küçük fakat lokasyonu çok iyiydi

Disneyland tarafındaki oteller gerçekten de çok güzel. Tam çocuklar için dizayn edilmiş. Biz Paris’in en büyük AVM’si olan Val d’Europe’nin hemen yanındaki Hotel Adagio’da kaldık. Hemen önünden de belli saatlerde Disneyland’a shuttlelar kalkıyordu. Odalar biraz eskiydi ancak içinde kocaman bir mutfağı ve ayrıca da bir odası vardı. Burada da rahat ettik açıkçası. 

Hotel Adagio

Bu şehirde gezilecek yerler ve yapılacak şeyler çok fazla. Bu nedenle de en az 4-5 gün ayrılmalı diye düşünüyorum. Çünkü herşey o kadar güzel ki cafelerde oturmak, gördüğünüz şık mağazalarda alışveriş yapmak isteyeceksiniz. Tabii eğer Disneyland’a da gidecekseniz +1 gün eklemelisiniz. Yani uzun lafın kısası Paris’in bu kadar çok turist alması, bu kadar meşhur olması kesinlikle tesadüf değil. Bu seyahatimizden sonra Paris’i avrupanın en güzel şehri ilan etmiş bulunuyoruz.

Paris gerçekten de avrupanın en güzel şehri

Evet bu kadar genel bilgiden sonra havalimanı ulaşımından bahsedelim biraz. Paris’te 3 adet havalimanı var. Charles de Gaulle(CDG) ana havalimanı. Ancak biz CDG’den sonraki ikinci büyük havalimanı olan Orly’e indik. Orly havalimanının Orly Sud ve Orly Ouest olmak üzere iki terminali var. Pegasus ile büyük ihtimalle Orly Sud terminaline ineceksiniz. Buradan merkeze gitmek için Orlyval, Orlybus, biraz daha para harcayabilecekseniz taksi gibi seçenekleriniz var. Ancak ben size biraz daha farklı bir yoldan bahsetmek istiyorum. Terminalden çıktığınız zaman 6 numaralı durağa gitmeniz gerekiyor. Burada Pont de Rungis otobüsünü bekleyeceksiniz. Otobüsten 2 euro’ya biletinizi alırsınız. Yaklaşık 10 dk’da Pont de Rungisdesiniz. Buradan da yine 4 euroya metro biletinizi alır RER C hattına geçersiniz. Bizim Paris’teki ilk durağımız Eyfel Kulesi olduğundan Champ du Mars Tours Eiffel’e kadar gittik. Yaklaşık 30-40 dk’lık bir yolculuk. En ekonomik olan yol da bu sanırım. Buraya tıklayarak inceleyebilirsiniz.



6 numaralı terminalden Pont de Rungis'e giden otobüsler kalkıyor. Pont de Rungis'ten RER C'ye bağlanabilirsiniz.

Charles de Gaulle'den de ulaşım oldukça kolay. Burası merkeze 32 km uzaklıkta bir havalimanı. Eğer diğer yollarla uğraşmayıp taksiyi tercih ederseniz 60 euro civarında tutar. Ancak Paris'in RER hattı ile bağlantılı kocamaaaan bir metrosu var, bundan faydalanmazsak yazık olur. Havaalanından RER B (yani mavi hat) ile merkeze 30-35 dk da ulaşabilirsiniz, oradan da metro ile bağlanıp istediğiniz yere gidebilirsiniz. Cebinizden de sadece 10 euro çıkar. Yalnız aklınızda bulunsun trene bindikten sonra biletinizi sakın atmayın, çünkü bu bilet sayesinde RER hattından metroya geçiş yapabiliyorsunuz. Bu seçeneklerin yanında bir de 11 euroya CDG'den merkezde operaya götüren Roissybuslar var. Bunun tek dezavantajı trafiğin çok yoğun olduğu saatlerde yolculuğunuzun 90 dk ya kadar uzayabilmesi.


Havaalanındaki bu makinelerden tren biletini alıyorsunuz. Ancak bu makineler sadece bozukluk ve kredi kartıyla çalışıyor, kağıt para kabul etmiyor. Eğer kredi kartı kullanmak istemiyorsanız ortadaki "change" yazan makineden kağıt parayı bozukluğa çevirebilirsiniz. 

Paris

Otelimiz Opera bölgesinde olduğundan Paris’te hayranlıktan ağzımızın açık kaldığı ilk yer de burası oldu haliyle. Az önce de bahsettiğim gibi burası çok merkezi bir bölge, ayrıca Galleries Lafayette’te de çok yakın. Kısacası otel seçiminizi bu bölgeden yaparsanız rahat edersiniz. Metrodan çıkar çıkmaz arkanızı döndüğünüzde Opera Garnier’in bütün ihtişamıyla sizi karşıladığını göreceksiniz. Söylenene göre 1858 yılında, bugün opera binasının bulunduğu bölgede anarşistler tarafından 3. Napolyon’a suikast girişiminde bulunulmuş. Allahtan Napolyon bu olaydan burnu bile kanamadan kurtulmuş da olayın hemen ertesi günü buraya bir opera binasının yapılması için emir vermiş. Ve ortaya bu şaheser çıkmış. İsterseniz binanın içini gezebilir (girişi 11 euro) hatta vaktiniz varsa bir gösteri bile izleyebilirsiniz. Ulaşım için metroda Opéra durağında inmeniz yeterli. 

Opera Garnier

Opera bölgesi

Operanın hemen arkasında yine gezginlerin mutlaka uğraması gereken ünlü Galeries Lafayette bulunuyor. 1894 yılında açılan Lafayette Paris’in en ünlü AVM’lerinden biri. 10 katlı kocaman bir bina. Amacınız alışveriş yapmaksa doğru adrese geldiniz, burada bulamayacağınız şey yok. Yalnız tahmin edersiniz ki fiyatlar yüksek. Aklınızdan sakın ola ki “alışveriş yapmak istemiyorum o zaman burada ne işim var” diye geçirmeyin çünkü Lafeyette’in muhteşem binasını gezmek başlı başına bir turistik aktivasyon. Mağazanın özellikle de cam kubbeli ana salonu oldukça meşhur. Yalnız uyaralım, Paris’te AVM gezilerinizi pazar günlerine bırakmayın, çünkü pazar günleri AVM’lerin hepsi kapalı oluyor. Metro ile ulaşmak için Chausée d'Antin-La Fayette durağında inmelisiniz. Yine buraya RER A'nın Auber durağında inerek de ulaşabilirsiniz. 

Arkamızdaki Galeries Lafayette oldukça meşhur

Galeries Lafayette

Paris gezimize Eyfel Kulesi ile devam ediyoruz. Paris’in simgesi olan bu yapı hem fransızların kendi içinde hem de gezginler arasında görüş ayrılıklarına yol açıyor. Kimi fransız ve gezgin Eyfel Kulesinin demir yığınından ibaret estetik yoksunu bir ucube olduğunu, Paris’in o muhteşem dokusuna yakışmadığını ifade ederken benim de içinde bulunduğum karşı görüş ise tam tersine Eyfel’i gayet romantik ve güzel buluyor. Kulenin tarihinden biraz bahsedecek olursak Eyfel Kulesi, Gustave Eiffel firması tarafından fransız devriminin 100. yıl kutlamaları çerçevesinde düzenlenen Expo 1889 için yapılmış. Fuarın giriş kapısı olarak planlanmış. Kule tamamlandıktan sonra az önce belirttiğimiz tartışmalar başlamış. Ancak kimse çok üzerinde durmamış çünkü başlangıçta kule için 20 yıllığına izin alınmış, yani 1910 yılında yıkılması gerekiyormuş. Sonra yükseklik avantajından dolayı Atlantik ötesi iletişimde kullanılmasına karar verilmiş ve böylece 1. dünya savaşında fransız ordusuna büyük yardımı dokunmuş. Bir ara da Citroen firmasının bilboardı olarak kullanılmış. Kısacası Eyfel Kulesi beraberinde getirdiği tartışmalara rağmen sapasağlam ayakta kalmayı başarmış ve Fransa’nın en önemli simgesi haline gelmiş. Sonuç olarak biz gezginiz. Eyfel Kulesi için ne söylenirse söylensin gidilip görülecek önünde de fotoğraf çekilecek, kaçışı yok. Benim fikrimi soracak olursanız Eyfel Kulesine bence biraz haksızlık ediliyor. Evet doğru, gerçekten de bir demir yığını ama sonbaharda sarı yapraklar içinde o kadar güzel ve romantik bir görüntü sunuyor ki kesinlikle görmeye değer. Metro ile ulaşımı da çok kolay, Champ de Mars Tour Eiffel durağında inmelisiniz. 

Eyfel Kulesi


İsterseniz Eyfel Kulesine çıkabiliyorsunuz. Doğal olarak asansörle çıkmak isteyenler çoğunlukta ancak kalbiniz ve kaslarınız sizi yarı yolda bırakmayacaksa merdivenle de çıkabilirsiniz. Kulenin 3 ayrı platformu var. 1 ve 2. platformlarda restoran da bulunuyor. 3. platformda ise Paris’i tepeden izleyebileceğiniz bir seyir terası bulunuyor. Bu üç ayrı platformdan herhangi birine çıkabilirsiniz. Tabi her bir platformun çıkış fiyatı farklı. 1. ve 2. platforma asansörlü çıkış 16 euro, merdivenli çıkış ise 10 euro. 3. platform yani Eyfel Kulesinin en tepesine asansörlü çıkış 25 euro, merdivenli çıkış ise 19 euro. Size tavsiyem kaçıncı platforma çıkacaksanız çıkın ama biletinizi mutlaka gitmeden online alın. Çünkü Eyfel’de inanılmaz bir kuyrukla karşılaşabilirsiniz. Biletinizi burayı tıklayarak alabilirsiniz.

Asansör sırasındaki upuzun sıra

Merdiven sırası ise bomboş

Eyfel'in tepesinden Paris

Paris’e gidenlerin olmazsa olmazlarından biri de tabii ki Seine Nehir turu. Seine Nehri daha önce de bahsettiğim gibi Paris’in ortasından geçerek şehri ikiye ayıran bir nehir. Thames Nehri kadar kirli  değil, en azından kokmuyor. Yaz aylarında nehrin bazı kısımlarına tonlarca kum döküp yapay plajlar bile yapıyorlarmış. Nehrin kenarında eğlenceli bir yürüyüş yapabilirsiniz. Tabi Paris’i nehirden görmek ayrı bir zevk. Nehir turu için bir çok tur firması mevcut ancak şüphesiz en meşhur olanı Bateaux Mouches. Ulaşımı da çok kolay, Pont de l'Alma metro durağında inip köprüyü geçerseniz hemen karşınıza çıkacak. Tur yaklaşık 1 saat kadar sürüyor, genel olarak Eyfel Kulesi ile Notre Dame Katedrali(Cité adası) arasındaki bölgeyi gezdiriyor. Standart tur fiyatı 13,5 euro. Eğer isterseniz ve tabii biraz da paraya kıyarsanız bu turların brunch, öğle yemeği ve akşam yemeği seçenekleri de mevcut. Hatta 650 euroyu gözden çıkarırsanız kocaman teknede eşinizle başbaşa romantik bir yemek de yiyebilirsiniz. 


Bateaux Mouches 1949 yılında Jean Bruel'in camdan yapılmış tekneleri dizayn etmesi ile kurulmuş.

Seine Nehir Turu


Sağdaki bina ünlü Museé d’Orsay

Tur esnasında Seine Nehri üzerindeki köprülerden belki de en güzeli olan 1900 yılında yapılmış olan Pont Alexandre 3'ü göreceksiniz.

Pont Alexandre 3

Notre Dame ismi size bir şey hatırlattı mı? Peki Victor Hugo desek? Tamam uzatmadan söyleyelim o zaman. Victor Hugo’nun yazmış olduğu, kambur Quasimodo’nun güzeller güzeli Esmeralda’ya olan aşkını konu alan Notre Dame’nin Kamburu adeta burası ile yani Notre Dame Katedrali ile bütünleşmiştir. Katedral, Seine Nehri’nin tam ortasında bulunan Cité adasında yer alıyor. Buraya metro ile ulaşım oldukça kolay, Cité durağında inmeniz yeterli. Katedral günümüzde gotik mimarinin en önemli örneklerinden biri olarak kabul ediliyor. Katedralin özellikle de batı cephesi görülmeye değer. İçeri giriş ücretsiz ancak  giriş için korkunç bir kuyruk beklemek gerekiyor. Eğer 387 basamak çıkmayı göze alırsanız katedralin kulelerine de çıkıp Paris’i bir de buradan görebilirsiniz. Notre Dame Katedrali Paris’te görmeden gelinmemesi gereken noktalardan biri. 

Metrodan iner inmez karşınıza çok tatlı bir çiçek pazarı çıkacak, mutlaka gezin.

Notre Dame Katedrali


Katedralin batı cephesindeki 3 kapılı girişi çok meşhur.

Seine Nehri üzerinde tam 37 adet köprü bulunuyor. Bunların içerisinde en merak edileni Louvre Müzesinin hemen yanındaki Pont des Arts yani Aşıklar Köprüsü'dür diye düşünüyorum. Burası araç trafiğine kapalı bir köprü. Aşıklar buraya gelip kilit asıyorlar ve aşkları ölümsüz olsun diye de anahtarını nehre atıyorlar. Köprüye kilit asmak ilk kimin aklına gelmiş, niye yapmış bilmiyoruz. Ancak zaman içinde aşık çiftler durumu o kadar abartmış ki köprüde kilit asılacak yer kalmamış. Hatta kilitlerin ağırlığı nedeniyle korkulukların telleri kopmaya başlayınca Paris Belediyesi korkulukları ahşap plakalarla kaplamış. Şu anda sadece köprünün giriş ve çıkış bölümünde kilitler var. Aslına bakarsanız köprüye kilit asma geleneği sadece bu köprüye has bir şey değil. Diğer köprülerde de (bu kadar yoğun olmasa da) asılan kilitler gördük. Anlaşılan Paris’teki aşıklar kilit asmak için köprü ayrımı yapmıyorlar, onlara her yer Pont des Arts. 

Pont des Arts'a biz de kilidimizi astık

Pont des Arts'da kilitler yerine artık tahta plaklar var

Kilit asma işi Pont des Arts dışındaki köprülere de taşmış. Paris'te kilit asılabilecek her köprüde kilit var.


Hatta köprü olmayan yerlerde bile kilitler var (heykelin etrafındaki zincir de aşıkların kilitlerinden nasibini almış)


Sırada Louvre Müzesi (Musée du Louvre) var. Sanata ilgi duyan duymayan herkesin gitmesi gereken bir müze. Aslında burası 1200’lü yılların başında yapılan bir saraymış. Fransız ihtilalinden sonra, 1793 yılında müzeye çevrilmiş. Fransa’da açılan ilk devlet müzesi olma özelliğini de taşıyor. Diğer müzelerle yan yana konulduğunda da hep bir adım önde sanki. Müze gezmekten nefret eden insanların bile gidip gezdiği, anlata anlata bitiremediği bir yer Louvre. İnanılmaz dercede de büyük, öyle ki müzenin hepsini hakkıyla gezmek isteseniz iki koca gün ayırmanız gerekiyormuş. Metro ile ulaşım için Palais Royal-Musée du Louvre durağında inmelisiniz. Müze çok popüler ve kalabalık olduğundan, buraya tıklayarak, biletlerinizi gitmeden online almanızda fayda var.

Louvre Müzesi

Müzenin ön avlusundaki cam piramit de Eyfel Kulesi ile aynı kaderi paylaşıyor. Kimileri bu cam piramiti Paris’in güzel yüzünde bir çıban yarası olarak nitelendiriyormuş. 

Paris’e giden her canlının vermek zorunda olduğu poz :)

Louvre’yi bu kadar ünlü kılan bir diğer sebep de Da Vinci’nin ünlü eseri Mona Lisa’ya ev sahipliği yapıyor olması.

Parfüm ve kozmetik sevdalıları bu satırları sizler için yazıyorum. Paris’te hem türk satış elemanlarından hizmet alabileceğiniz hem de fiyat ve çeşit olarak en uygun seçenekleri sunan bir mağazadan bahsedeceğim; Benlux. Burası Rue de Rivoli üzerinde 3 katlı bir mağaza. Louvre Müzesini gezdikten sonra buraya uğrayabilirsiniz, yürüyerek 5-10 dk sürüyor. Burası Paris’te Tax-Free alış verişi başlatan ilk mağazaymış. İşin güzel tarafı ise 15 ayrı dilde hizmet veriyor olması. İçeri girdiğinizde Türk olduğunuzu söylüyorsunuz ve sizi Türk elemana yönlendiriyorlar. Böylece kolaylıkla alışverişinizi yapabiliyorsunuz. Parfüm ve kozmetik açısından şehrin en ucuz mağazasıymış, ilgilenenlere duyurulur.

Benlux’un tam adresi; 174 Rue de Rivoli, 75001 Paris. 

Louvre’dan sonra huzur bulup biraz dinlenebileceğimiz Tuileries Bahçelerine geçtik. Şimdiye kadar gezdiğimiz her metropolde olduğu gibi Paris’te de şehrin ortasında kocaman yemyeşil parklar var. İşte Tuileries de bunlardan biri. Tuileries inşa edilmeden önce bu bölgede Paris’in en büyük kiremit imalathaneleri ve depoları bulunurmuş, bu nedenle park Kiremitçiler Bahçesi olarak da biliniyor. Bu kocaman parkın içinde iki adet müze (Orangerie ve Jeu de Paume), heykeller, etrafında insanların toplanıp oturduğu kocaman göletler ve cafeler bulunuyor. Metro ile ulaşmak için de Tuileries durağında inmelisiniz. 

Tuileries Bahçeleri

Tuileries Bahçeleri

Parkta herkes oturmuş kafasını dinliyor

Tuileries, Hello Kitty!!

Tuileries Bahçelerinin bir ucunda Louvre Müzesi diğer ucunda ise Fransa’nın en büyük 2. meydanı olan Concorde Meydanı bulunuyor. Concorde Meydanı ise Paris’in ünlü caddesi Champs-Elysées’nin başlangıç noktası. Kısacası Concorde için Paris’in en merkezi noktalarından bir tanesi diyebiliriz. İnanılmaz derecede büyük bir meydan, daha önce hiç bu kadar büyüğünü görmemiştik açıkçası. Bu meydan 1792 yılında çıkan olaylar nedeniyle, aralarında Fransız kralı 16. Louis ve eşi Marie Antoniette’nin de bulunduğu yüzlerce kişinin giyotinle idamına da tanıklık etmiş. Tarihi pek de hoş olmayan Concorde’u şu anda Luksor tapınağından getirilen 23 metrelik bir dikilitaş ve etrafındaki çeşitli heykeller, çeşmeler süslüyor. Ayrıca zaman zaman kurulan bir de dönme dolap bulunuyormuş ama bizim gittiğimiz dönemde kaldırmışlardı, göremedik. Buraya direkt metro ile gelmek isterseniz Concorde durağında inmelisiniz.

Concorde Meydanı ve Dikilitaş

Concorde Meydanı

Ve gezdik gezdik en sonunda Champs-Elysées’e (türkçe söyleyecek olursak Şanzelize) geldik. Artık Türkiyeye döndüğümüzde biz de Champs-Elysées’de turladık diye hava atabiliriz. Nedendir bilmem ama bana bu cadde her zaman çok havalı gelmiştir. Aslına bakarsanız çılgınca alışveriş yapabileceğiniz ünlü mağazaların,birbirinden güzel cafelerin bulunduğu, daha önce de benzerlerini gördüğümüz kocaman bir cadde. Ama başta da dedim ya apayrı bir havası var işte. Concorde Meydanından başlayan Champs-Elysées, Paris’in diğer bir simgesi olan Zafer Takı’nda son buluyor.



Champs-Elysées

Champs-Elysées

Champs-Elysées'de gezinirken bazı noktalarda böyle fiyakalı arabalar göreceksiniz. Keşke benim olsa da bir iki tur atsam diye içinizden geçiriyorsanız güzel bir haberimiz var, bunlar kiralık. İsterseniz 1 saatliğine kiralayıp havanızı atabilirsiniz :)

Champs-Elysées’in sonunda sizi Paris’in diğer bir simge yapısı olan Zafer Takı yani Arc de Triomphe karşılayacak. 1806’da Napoleon’un verdiği emirle yapımına başlanan Zafer Takı çeşitli problemler nedeniyle 30 yıl gibi bayağı geç bir sürede tamamlanmış. Arc de Triopmhe’nin bulunduğu kavşakta tam 12 cadde birleşiyor, yani oldukça işlek, kalabalık bir kavşakta bulunuyor. Yüksekliği 50 m, genişliği ise 45 m. İsterseniz Zafer Takı’nın üstüne çıkabiliyorsunuz (çıkış fiyatı 12 euro), bunun için alt geçit gibi bir yerden geçmeniz gerekiyor. Zafer Takı’na metro ile gelecekseniz de Charles de Gaulle  Etoile durağında inmelisiniz. 

Arc de Triomphe

Arc de Triomphe'nin girişi

Ve Paris’teki son durağımıza geldi sıra, Montmartre Tepesi. Burada sadece Paris’in değil hayatımızın en güzel dakikalarını geçirdik. Akşam ışıl ışıl Paris manzarasına karşı Sacré Coueur Bazilikası’nın önündeki merdivenlere oturup hep bir ağızdan romantik şarkılar söyleyen onlarca kalabalığın içinde bulduk kendimizi. Manzarayı mı izleyelim, kendimizi ortamın romantizmine mi bırakalım bilemedik. Buradan kalkıp da bazilikanın arka tarafına geçtiğimizde karşımızda muhteşem şirinlikte bir meydan ve keşfetmemiz gereken tarz ve şık dükkanların bulunduğu ara sokaklar bulduk. Size tavsiyem şudur ki burayı görmeden, o güzeler cafelerde oturup bir şeyler içmeden, hediyelik eşya satan dükkanlara göz atmadan geri dönmeyin. Montmartre Tepesi için metroda Anvers durağında inmelisiniz.

Paris’in en yüksek tepesinde bulunan Sacré Coueur Bazilikası şehrin en güzel noktalarından biri. Bu bazilikada 1885’ten beri haftanın 7 günü 24 saat, Prusya savaşında ölenlerin ruhları için incil okunuyormuş. Bu arada Sacré Coueur “kutsal kalp” demekmiş. 

Montmartre Tepesi

Montmartre Tepesi

Montmartre'de çok güzel ve kaliteli hediyelik eşya dükkanları var

Montmartre'den Paris manzarası

Montartre'nin merdivenleri meşhur...

Ancak merdivenle çıkmak istemezseniz çok daha zevkli ve kolay bir yol olan Monmartre Funiküleri ile de çıkabilirsiniz. Funiküler sabah 6 ile gece 00.45 arasında hizmet veriyor. Bilet fiyatı ise 1.80 euro.

Sıra geldi Paris’e asıl geliş amacımız olan Disneyland’a. Eğer çoluk çocukla Paris’e geliyorsanız  Disneyland’a uğramamak gibi bir durum söz konusu olamaz. Bu sözlerimden sakın buranın sadece çocuklara yönelik bir yer olduğu düşüncesine kapılmayın. Erişkinlerin de en az çocuklar kadar eğlenebileceği ve Disney’in o unutulmaz karakterleri ile tekrar çocukluk anılarına dönebileceği bir yer burası. Disneyland Paris’te Disneyland Park ve Walt Disney Studios olmak üzere iki adet tema park bulunuyor. Bunlardan Disneyland Park daha çok çocuklara hitap ederken, Walt Disney Studios ise bol adrenalinli aktiviteleri ile erişkinleri kendine çekiyor. Süre olarak her bir tema park için en az bir hatta iki tam günü gözden çıkarmak gerek, çünkü gerçekten de devasa parklar. 

Disneyland

 Disneyland'a girer girmez sizi harika Disneyland Otel karşılıyor.

Disneyland Park'ın hemen yanındaki Walt Disney Studios

Disneyland tema parkları Paris merkeze 30- 35 km uzaklıkta bulunuyor (zone 5). Ama ulaşım için çok zorlanmıyorsunuz. RER-A hattının son durağı olan Marne la Vallée- Chessy’de inmeniz yeterli (bu da merkezden yaklaşık 1 saatlik bir yolculuk demek). Eğer oteliniz bizimki gibi Val d’Europe çevresindeyse, buranın önünden her 15-20 dk da bir Disneyland’a ücretsiz götüren shuttlelar kalkıyor. Ulaşımda çok sıkıntı yaşamıyorsunuz yani.

RER A4'ün son durağı Disneyland. Küçük de olsa Mickey'in kulakları görünüyor.

Disneyland’ın en kalabalık olduğu tarih Haziran-Ekim arasıdır. Ancak şunu unutmayın ki Disneyland’ın her mevsimde de ziyaretçisi bol oluyor. Park yaz aylarında saat 09.00- 23.00 arası açıkken, ziyaretçinin daha az olduğu kış aylarında ise saat 10.00- 20.00 arası açık. Kışın gittiğinizde evet daha az kalabalık oluyor, ridelarda daha az sıra bekliyorsunuz ama bunun yanında bir çok ride  bakımda olduğundan kapalı oluyor, bu açıdan kış aylarında gelmek gerçekten de dezavantaj. Parkın ünü büyük olunca biletler de biraz pahalı oluyor haliyle. 3 yaş altı çocuklar ücretsiz girebiliyorlar, erişkinler ise biletler 69 eurodan başlıyor. Ancak low season denen kış aylarında fiyatlar daha düşük oluyor. Şu adresi incelerseniz farklı bilet çeşitlerinin olduğunu göreceksiniz, bunlardan kendinize uygun olanını seçebilirsiniz. Eğer paranız bolsa ve sıra beklemekten nefret ediyorsanız o zaman FastPass biletler tam size göre. Az önce de bahsettiğim gibi Disneyland yaz ayları kadar yoğun olmasa da kış aylarında da oldukça kalabalık. Yani bazı ridelarda saatlere varan bekleme süreleri ile karşılaşabilirsiniz. Ancak fast pass biletlerde bu sıralara hiç uğramadan direkt içeri girebiliyorsunuz. Zaman ve enerji bakımından ciddi kazanç sağlıyor. Eğer fastpass biletiniz yoksa o zaman altın kural parka girer girmez hemen kalabalık olabileceğini düşündüğünüz ünlü ridelara koşmak. Bu arada akşam Main Street'te tüm Disney kahramanlarının geçişini ve sonrasındaki muhteşem havai fişek gösterisini kaçırmayın sakın.

Disneyland Paris'te Frontierland, Adventureland, Fantasyland ve Discoveryland gibi bölümler bulunuyor. Bunların herbirinde de birbirinden güzel rideler var. Bu ridelardan bazıları çok ünlü ve çok uzun bekleme süreleri veriyor bu yüzden parka girer girmez bunları aradan çıkarmanız lazım. Buzz Last Year, Indiana Jones, Meet Mickey Mouse, Pirates of the Caribbean, Space Mountain, Star Tours ve Big Thunder Mountain oldukça kalabalık olan ridelardan.

Main Street

Ünlü Disney Şatosu

Buzz Last Year

Autopia

Atlıkarınca

Akşam meydandan Main Street'e doğru olan Disney kahramanlarının geçişini kaçırmayın sakın.

Paris'te ne yedik içtik kısmına gelince bir iki yerden bahsetmek istiyorum. Bunlardan biri Paul. Sadece Paris'te değil Fransa'nın her yerinde kolaylıkla bulabileceğiniz, fiyat açısından gayet uygun, harika sandviçleri ve makaronları olan zincir bir marka. Özellikle sabah kahvaltılarında ya da canınız bir şeyler atıştırmak istediğinde rahatlıkla tercih edebilirsiniz.

Paul

Bir diğer tavsiye edebileceğim restoran ise Montmartre'de, La vache et le cuisinier. Buranın küçücük bir yer olduğuna bakmayın sakın harika ızgara et yapıyorlar. Fiyatlar da çok abartı değil, ortalama. Montmartre'ye giderseniz tercih edebilirsiniz.



Etlerimiz çok lezzetliydi..

Ratatouillesi meşhurmuş buranın. Bence de harikaydı mutlaka denemelisiniz.

Fişimizi de koyuyorum :)) Paris şartlarında ortalama fiyatlara sahip bir yer.

Evet geldik yazımızın sonuna. Çocukla ilk kez yurtdışına çıktığımızdan acaba gezebilir miyiz diye endişelerimiz vardı ancak hiç bir sorun yaşamamanın mutluluğu ile geri döndük. Hem Paris'i gezdik hem de Disneyland'da çocuklar gibi eğlendik. Ayrıca Paris’i de Avrupa’nın en güzel şehri ilan ettik. Şimdilik söyleyeceklerimiz bu kadar. Başka bir yazıda görüşmek üzere.

Sorunsuz bir gezi sonrasında Paris sokaklarında Ankara’nın bağlarını oynarken :))

Aklınıza takılanlar için gulayden@gmail.com adresinden bana ulaşabilirsiniz.
Brüksel gezi yazısı için lütfen TIKLAYIN
New York yazımız için lütfen TIKLAYIN..